Yürekten Gelen Şükür

Güneşi kaçırdım diye göz yaşı dökersen

Yıldızları da kaçırırsın

Rabindranath Tagore

Tekne hayatımız şimdilik yaz mevsimi ile sınırlı olduğu için her yıl haziran ayını iple çekiyoruz. Programda birkaç gün ya da haftalık erteleme olsa keyfimiz kaçıyor, günleri saymaya başlıyoruz. Şehrin karmaşasından kurtulmak ve bir an önce denize kavuşmak isteyen insanlarda ortak olan bir duygu olsa gerek bu sabırsız olma hali. 

Bu yaz tanıştığımız komşu tekne kaptanı  denize açılmak üzere yaptıkları planı bu sene bir ay ertelemek zorunda kaldıklarını söylediğinde aynı hoşnutsuzluğu onların da hissettiğini düşündüm. Muhtemelen işleri yoğundu  veya ani bir sağlık sorunu ortaya çıkmıştı. Doğma büyüme Hisarönülü olan deniz ve doğa tutkunu komşumuz bu ertelemenin,  teknenin cenovasının dibinde, içinde yumurtalar olan bir kuş yuvası bulunmasından kaynaklandığını söyleyince çok şaşırdım. “Nasıl kıyayım ben o yavrulara, mecburen  yuvadan uçmalarını bekledik” diye devam etti. Yavruların büyümesi bir ay kadar sürmüş ve sonunda kuşları yolcu edip  açılmışlar denize. Planları bozulmuş olmasına rağmen  kaptanımız çok mutlu görünüyordu. Birkaç kez sohbet etme imkanı bulduğumuz bu komşumuz yılın yarısını eşiyle teknede, diğer yarısını da bahçe ve meyve ağaçlarıyla uğraştığı köy evinde geçiriyormuş. Doğaya olan düşkünlüğü kurduğu her cümlenin bir kenarında  saklıydı. Ağaçlar, hayvanlar ve denizle ilgili çok güzel betimlemeler yapıyordu. Ayrıca dilinden şükür sözcüğünü hiç eksik etmiyordu. Yüzünü aydınlatacak düzeyde bir şükran duygusuydu dile getirdiği.

Şükretme mevzusu uzun süredir üzerinde sıkça düşündüğüm bir konu. Gençken özlemlerimize ya da yapamadıklarımıza dair hoşnutsuzluk belirtip sızlandığımızda   büyüklerimiz ne çok şeye sahip olduğumuzu vurgular, bunlar için şükretmemiz gerektiğini söylerdi. Sanki mantık yürütülerek ya da akıl yoluyla bulunabilecek bir duygu gibiydi şükran. İngiliz şair ve filozof David Whyte şükranın, bize verilmiş olan bir şeye karşı pasif bir cevap verme şekli olmadığını söylüyor. 

Şükran, ilgili olmaktan, içimizde ve dışımızda var olan her şeyin varlığının karşısında uyanık olmaktan doğar. Şükran illa ki olayın akabinde gösterilmesi gereken bir şey değildir, yaşamın bize bahşedilmiş doğasını anladığımızı ve ona denk olduğumuzu gösteren, derin, öncü bir farkındalık halidir.”

İçimizi Rahatlatan Söylemler-D Whyte

Bu farkındalık halini ve şükran duygusunu daha ileri yaşlarda öğrendim. Özellikle son yıllarda denizde geçirdiğimiz zamanlarda çok sık hissediyor ve bunu her fırsatta dile getiriyorum. Oysa şehirdeyken duygularım çok farklı. 

Bir haftadır İstanbul’dayız. Hayat rengini birkaç ton yitirdi sanki. Şehri benim için anlamlı kılan bir çok şey pandemi yüzünden elimden alınmış gibi. Arkadaşlarımla bir araya gelip güzel bir mekanda keyfince vakit geçirmek, sevdiğin bir kafede bir şeyler yiyip içmek, bir konsere veya sinemaya gitmek ya çok zahmetli ya da sınırlı çerçevelerle mümkün. Deniz kıyısında iyot kokusunu içime çekerek yaptığım yürüyüşler ise geçmişte kaldı. Maske hem fiziksel hem de duygusal açıdan olası her türlü keyfi gölgeliyor. Ama diyorum ki, derdim bu olsun. Pandeminin de etkisi ile bir çok insan işsiz kaldı, geçim zorluklarıyla mücadele ediyor. Ağır hastalananlar, ölenler var. Kötü  ulaşım ve çalışma koşullarına rağmen bir çok insan işe gitmeye devam ediyor. İş hayatından kendi isteğiyle emekliye ayrılıp keyfe keder zaman geçirme imkanı bulan  bir insan olarak sahip olduğum koşullardan şikayet etmem mümkün değil. Şükredecek muhakkaki çok şey var. 

Yine David Whyte’nin şükran üzerine söylediklerine kulak veriyorum: 

Şükran bahşedilen yaşamın ve yaşayan, katılım gösteren bir insan olarak vücut bulmanın bir ayrıcalık olduğuna dair mucizevi olarak bir hiçin değil, bir şeyin parçası olduğumuza dair anlayıştır. O bir şey, geçici olarak acı ya da ümitsizlik bile olsa, biz yaşamakta olan bir dünya içinde ikamet ediyoruz, gerçek yüzlerin, gerçek seslerin, kahkahanın, mavi rengin, kırların yeşilinin, soğuk rüzgarın tazeliğinin veya kış manzarasının koyu sarımsı, esmer tonunun olduğu bir dünya.

Sonbahara girdik, kış yaklaşmak üzere. Evet, hiçbir şey eskisi gibi değil. Ama “yeni normale” de alışmak gerekiyor. Hayatın ertelenecek ya da sonraya bırakılacak yanı yok. Gündelik yaşamın her türlü alanında  kısıtlamaları olan bu “yeni normal” uzun sürecek gibi. “Dayanma” ya da “sabretme” duyguları üzerine sürdürülecek hayatın bir yerlerde patlama ihtimali var. Ben yine sevdiğim insanlarla tek tek de olsa görüşmeye devam edeceğim. Portatif sandalyemi alıp bir ağaç altına ya da deniz kıyısına giderek kitabımı okuyacağım. Anne babamı, aile büyüklerimi gerekli tedbirleri alarak ziyaret etmeyi ihmal etmeyeceğim. Mahalle esnafını ve daha önce küçük de olsa geçimine katkım olan insanları elimden geldiğince desteklemeye çalışacağım. Belki bir gün şehirde de tüm kalbimle şükretmeyi öğrenirim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir