Çemberden Küreye Yolculuk

Birkaç sene önce “Düzülke/Flatland” adlı bir kitap okumuştum. Din adamı ve eğitimci olan Edwin Abbott tarafından 19. Yüzyılda kaleme alınmış olan bu kitap bir bilim kurgu hikayesini içeriyor. Tamamen iki boyutta yaşanılan bir dünyaya bir gün bir küre yani üç boyutlu bir cisim gelir. Orada yaşayan canlılar gelen bu üç boyutlu cismi bir türlü kavrayamazlar. Onların gözünde dünyalarına gelen cisim büyüyüp küçülebilme yeteneği olan bir çemberden ibarettir. İçlerinden biri ancak yaşadığı iki boyutun dışına çıkarak kavrayabilir üçüncü boyutun ne anlama geldiğini ve bütün dünyası bu yeni bakış açısı ile değişir.

Bu kitabı okuduktan sonra ben de kendimi bazen iki boyuta kilitlediğimi fark ettim. Bunun sebebi, yani beni zaman zaman düz ülkeye mahkum eden şey yoğun bir şekilde hissettiğim ve içinden çıkamadığım duygularım. İster olumlu ister olumsuz olsun bir konuya ilişkin çok yoğun duygular beslediğimde içinde bulunduğum gerçekliğe farklı bir boyuttan bakabilme yeteneğimi kaybediyorum.  Küre oracıkta dururken ben sadece çemberi görüyorum. Özellikle kaygı, endişe ve kuruntu ise söz konusu olan her şeyin düz bir çizgiye dönüştüğü bile oluyor. 

Psikolog Susan David Emotional Agility (Duygusal Kıvraklık) adlı kitabında, yoğun  duygulara takılıp kalan kişilerin genelde iki şekilde davrandığını söylüyor. İlkinde kişi “hiçbir şey yokmuş gibi” yaparak yoluna devam etmeye çalışıyor yani durumunu görmezden gelerek  sorunu erteliyor (bottlers), diğerinde ise  düşüncelere dalarak  içinde bulunduğu duygu durumunu büyütüyor (brooders). Her ikisinin de kendi içinde sıkıntılı bir tutum olduğunu söylüyor S.David. Bir yığın kitabı kollarını uzatarak ileride tutmak ne kadar zorsa aynı kitap yığınını göğsüne bastırarak tutmak da uzun vadede çok zor diye açıklıyor bu durumu. Kitaptaki çözüm önerisi ise duyguların farkına varıp kabullenerek dışa vurmak

Ruh hallerimizin birbirine inancı yoktur

Amerikalı düşünür, yazar R.W.  Emerson, “Ruh hallerimizin birbirine inancı yoktur” der. Hakikaten de insan bir duygu hali içindeyken bazen tüm gerçekliğin hissettiklerinden ibaret olduğunu zannediyor. Oysa o duygunun farkına vardığımızda ve sebepleriyle birlikte dile getirdiğimizde onun geçici olduğu gerçeğini de ortaya çıkarmış oluyoruz.

Kendi duygularıma gelecek olursak özellikle kaygı ve endişenin hayatımda ayrı bir rolü olduğunu itiraf etmeliyim. Genetikle ilgili yapılan son çalışmalarda kişiliğin %40’ının kalıtsal olduğu belirtiliyor(*) Ben o yüzde kırklık kısmın büyük bir bölümünü baba tarafımdan endişeli olmak üzere almışım galiba. İlk gençlik yıllarımda bunun pek farkına varmadım. Ama yaş aldıkça ve hayat karmaşıklaştıkça bu yönüm daha fazla ortaya çıkmaya başladı. Bir kısmı öğrenilen bir kısmı da kalıtsal olduğunu düşündüğüm bu ruh halini değiştirmek için sürekli gayret içindeyim.  Susan David’in önerdiği gibi önce durumu kabullenmekle başladım. Evet, ben kaygı düzeyi yüksek bir insanım. Ancak bu, benim konfor alanımdan çıkıp yeni adımlar atmamı engellememeli. Kendimce bahaneler yaratmamak, kötümser bir tablo çizmemek için elimden geleni yapıyorum. Bu konuda keyifle hatırlayacağım teşebbüslerim de yok değil. Örneğin bundan  altı yıl önce Boğaziçi yüzme yarışlarına katılarak yedi kilometreye yakın yüzdüm. Deniz anasından korkmama ve yalnız yüzeceğim için başıma bir şey gelebilir endişesi taşımama rağmen başardım bunu. Psikolog Robert Kegan korkuyu, kimin dost kimin düşman olduğunu anlamaksızın her yabancıya havlayan köpeğe benzetiyor ve bu sebeple de korkunun bizim rehberliğimize ihtiyacı olduğunu söylüyor. Yüzme hadisesinde ben korkuma rehberlik edebildim. Endişe kısmını ise hayal gücümü kullanarak hallettim. Yarışma öncesi yaklaşık bir ay  boyunca her gece kendimi boğazı yüzerken hayal etmek çok işime yaradı.

İnsan bir konudaki yetersizliğinin ya da kendine koyduğu engellerin, ket vurmalarının bir kez farkına varınca kendince çözümler bulmaya da başlıyor. İlk adım farkındalıktan geçiyor galiba. Düz bir dünyada yaşıyor olduğumuzu fark ettiğimiz anda  yeni bir bakış açısı yakalama çabası da başlıyor. Sonuç olarak çember büyüyüp küçülmekle kalmıyor, küreye dönüşüyor. Bundan daha değerli ne olabilir ki? 

(*) Blueprint: How DNA makes us who we are – Robert Plomin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir