Mavinin En İyisi

“Gerçek hayat, nihayet keşfedilip açığa kavuşturulan hayat, dolayısıyla dolu dolu yaşanan tek hayat edebiyattır. Bu hayat bir anlamda, sanatçıda olduğu kadar her insanın içinde de her an mevcuttur. Ama çoğu insan onu açıklığa kavuşturmaya uğraşmadığı için göremez.”

Marcel Proust-Kayıp Zamanın İzinde

İlkokul yıllarında  öğretmenimiz Türkçe derslerinin çoğunda   matematik problemleri çözdürürdü. Gerçek anlamda Türkçe dersi ile ortaokulun başında, hazırlık sınıfında tanıştım. Benim için son derece önemsiz gibi görünen bu dersin ilk sınavında haliyle zayıf bir not aldım. Çoğunluğu dilbilgisini kapsayan sınavın en can alıcı sorusu cümlenin öğelere ayrılması (özne, nesne, yüklem şeklinde) üzerineydi. Cümle “Ayşe okula gidiyor” gibilerinden bir şeydi. Ben dersleri hiç takip etmemiş olmalıyım ki “Bu cümlenin öğesi Ayşe’dir” diye yanıtladım soruyu. Tabii ya , neden olmasın, bir cümlede insan adı geçiyorsa o cümlenin en önemli öğesi o kişidir, yani Ayşe’dir. Şaka bir yana ne kadar da saçma bir yanıt vermişim bu basit soruya. 

Sıkıntım sadece sınav notuyla sınırlı kalmadı. Aldığım notu söylerken Türkçe öğretmenimiz şu anki aklımla “sert”, o zamanki ergen ruhumla “aşağılayıcı” bulduğum bir şeyler söyledi bana. Çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Türkçe dersiyle arama giren ilk soğukluğun sebebi bu hadisedir. Sonrasındakiler de kompozisyon yazma üzerine oldu. Ne yazsam iyi bir not alamadım. Bunun nedeni belki de kitap okuma alışkanlığı olmayan bir öğrenci olmamda saklıydı. Çocukluğum DSİ’nin o yemyeşil bahçelerinde, kapalı ve  korunaklı lojman hayatı içinde geçtiğinden midir nedir, oyun oynamayı kitap okumaya  tercih ettim hep. Çok sonraları, ta üniversite yıllarında kazandım okuma alışkanlığımı.   Edebiyat kocaman bir yer kaplamaya başladı ruhumda. O gün bugündür her fırsat bulduğumda kitap okumaya çalışırım. Ancak bu ifademden sular seller gibi okuduğum anlamı çıkarılmasın. Karınca kararınca okuyorum diyebilirim. Bu zaten öyle bir mevzu ki, ne kadar okusan oku yetmiyor, yetişemiyorsun onca güzel kitaba.

Gelelim teknedeki edebiyat hayatıma. Tekne doya doya kitap okumak için eşsiz bir fırsat sunuyor insana. Gündüzleri elimde tutarak sayfalarının kokusunu alabileceğim kitaplardan, geceleri ise ipadden okuyorum . Kafka, bir kitap içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalıdır  diyor. Belki de sırf bu yüzden başucumda hep bir şiir kitabı oluyor. Okuduğum kitapların hiçbiri kırmazsa o donmuş denizi, şiirler bir şekilde  kırıyor. 

Bir de son iki yıldır yeni bir şey var denizdeki hayatımda, o da  yazmak… Türkçe ve edebiyat derslerinde vasat bir öğrenci olmaktan öteye gidemeyen,   kitapların büyülü dünyasını çok geç keşfeden  ben, şimdilerde yazmaya çalışıyorum. Henüz cümleleri öğelere ayıramayan o hazırlık sınıfı öğrencisi gibi hissediyorum kendimi. Gidilecek yol uzun.  Ancak ben de yaş itibariyle o on iki yaşındaki kız çocuğu değilim. Ama olsun, ne diyor Ekinoks şiirinde Turgut Uyar:

“İnsan yaşlandıkça kurtulur” demiş birisi
korkudan belki, yılgınlıktan ve başka bir şeylerden
 
oysa yaşlandıkça bulunur mavinin en iyisi
akasya çürür tren hızlanır eller ufalır gibi
kim yitirir sözgelimi bir başkasının bulduğunu
evet kim yitirir kim bulur
herhangi bir akşam alacası değil ki bu”

İnşallah birgün mavinin en iyisini bulur ve hakkıyla yazıya dökerim.

28 Ağustos 2019, Dirsekbükü

Küçük bir not: Fotoğrafta görünen kitap okuma biçimi tamamen kurgusaldır, öyle bir kitap okuma şeklim hiç olmamıştır:)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir